SAHİH-İ MÜSLİM

Bablar Konular Numaralar

AHMED DAVUDOĞLU

93, 94, 95 VE 96 NOLU HADİSLERİN ŞERHİ:

 

Hadis-i şerifdeki kader hakkında konuşmadan maksad, kaderin aleyIhinde konuşmak, onu- kabul etmeyerek ehli Hakk'ın doğru yolundan ayrılmaktır. Bu işi ilk yapan Ma'bed-i Cuh'eni, olmuştur. Maamafih daha evvel Mekke'de Kaderîlerin bulunduğunu söyleyenler ' vardır. Derler ki Abdullahi'bnü'z-Zübeyr'in ordusu Mekke'de Yezid tarafından muhasara edildiği zaman Kabe-i ıMuazzamayanmıştı. O zaman bazıları bunun bir takdir-i İlâhi olduğuna kail olmuş; bir takımları takdirle yanmamıştır diyerek kaderi inkâr etmişlerdir.

 

«Kader» kelimesi, dâhn fethile okunduğu gibi sükûnîyle yani (kadr) şeklinde de okunabilir.

 

Lügatde: mikdar, meblâğ, tazim, kuvvet, kudret ve bir şeyi kısmak ma'nalanna gelir.

 

Şeriatde: Vücuda gelecek şeyleri ve o şeylerin ne zaman nerede, ne gibi evsaf ve hususiyetlerle meydana geleceğini Allahu Teâlâ'nın tahdid ve takdir etmesidir. Takdir buyurduğu şeyleri, zamanı gelince birer birer icâd etmesine de kaza denir. Binaenaleyh kader ilim ve irâde sıfatına, kaza da tekvine râcî' olduğundan kaza ve kadere İnanmak haddi zatında Allahü Teâla'ya imanda dâhil ve bütün sıfatlariyle Allah'a iman eden bunlara da inanmış olursa da ehemmiyetine binâen kaza kader meselesi kelâm ilminde ayrıca ele alınmıştır.

 

Bâzı kelâm uleması bizim kader dediğimize kaza, kaza diye ta'rif ettiğimize kader demişlerse de bu ta'rif netice i'tibariyle davayı değiştirmez. Kaza kelimesinin lügat ma'nalarından biri de hükmetmek olduğundan bir hükme benzeyen takdire onlar kaza demişler; icraya benzeyen icada da kader itlak etmişlerdir.

 

Mühim olan şudur ki, bu mesele etrafında gerek feylesoflar, gerekse din erbabı arasında ötedenberi pek çok münâkaşalar cereyan etmiştir. Hakikatde kaza ve kaderin mahiyetini hakkıyla anlamak insan kudretinin haricindedir. Bundan dolayı müslümanlara kaza ve kadere inanmaları emrolunmuş; bu meseleyi derinden derine inceleyerek kaderin sırrını bulmağa çalışmaları yasak edilmiştir. Hz. Ebu Hüreyre (R.A.)'ın rivayet ettiği bir hadis bu bâbda nass dır. Fakat ne yazıkdır ki müslümanlar yinede bu nâzik meseleyi kurcalamakdan geri kalmamış; neticede aralarında ihtilâflar zuhur etmiş; bir takım fırkalar meydana gelmiştir. Bunların içinde hak olan mezheb Ehl-i Sünnet vel-Cemaattir ki o da Selefiyye, Mâturîdiyye ve Eş'arîyye olmak üzere üçe ayrılır. Geri kalan fırkalar çeşidli bid'at ve dalâletlere saptıkları için onlara: «Ehl-i bid'at ve dalâlet» derler. Bunların içinde biri ifrat, diğeri tefritde olmak üzere bilhassa kader meselesinde dikkati çeken iki fırka vardır; biri Kaderiyye diğeri Cebriyye

 

Kaderiyye, kaza ve kaderi tamamiyle inkâr ederler. Ancak bunu sırf şer-i şerifi ta'zim maksadıyla yaptıkları için küfre nisbet edilmezler, Bunlar:

 

«Kul kendi fiilini kendisi yaratır.» diyecek kadar ileri gitmiş; ve bu sebeble Ehl-i Sünnet uleması tarafından pek şiddetli hücumlara ma'ruz kalmışlardır. Bahusus Mâ vera-ün'Nehir uleması bu bâbda pek şiddet göstermiş ve:

 

«Mecûsilerin halleri Kaderiyyenin halinden daha iyidir.» demişlerdir. Hadis-i şerif de de beyan olunduğu vecihle Basra'da ilk defa kadere dil uzatan Ma'bed-i Cüheni'dir. Ma'bed :

 

«Vücuda gelecek şeyler evvelce mukadder olmaz, Allah olacak şeyleri bilmez. O yalnız olanları bilir, insan doğduktan sonra said veya şaki olur.» derdi. Onun bu görüşü eski feylesofların mezhebidir ki sonraları Basralıların da mezhebi haline gelmişti. Kula yaratıcılık isnad etmekle onu âdeta ilah olmak derecesine yükselten bu bâtıl görüş son derece ifrat halindedir. Bu sebeble çabuk inkıraz bulmuş; ehl-i kıble müslümanlar arasında ona sâlik kimse kalmamıştır. Kaderiyye mezhebinde olanlar sonraları Allah'in kaderine inanmağa başlamışlarsa da hayırın Allah'dan, şerrin başkasından geldiğine inandıklarından Mecusilere benzemekden yine kurtulamamışlardır. Filhakika   Resulüllah    (S.A.V.)'de:

 

«Kaderîler bu ümmetin Mecoısileridir. Hastalanırlarsa onları dolaşmayın! Ölürlerse cenazelerinde bulunmayın!» buyurarak onları Mecusîlere benzetmiştir.

Bu hadîsi Ebû Hazım Hz. îbni Ömer (R.A.)'dan rivayet etmiştir. Hadîsi Ebu Davud «Sünen» inde, Hâkim de « el-Müstedrek» inde tahriç etmişlerdir.  

Hâkim:

 

«Eğer Ebû Hâzimin İbni Ömer'den işittiği doğru ise; bu hadîs Şeyhey'nin şartı üzere sahihdir.» demektedir. Hattâbı diyor ki:

 

«Nebi (S.A.V.)'in Kaderiyyeyi Mecusilere benzetmesi mezhepleri, nur ve karanlık aslına kail olan Mecûsilerin mezhebine benzediği içindir. Zira Mecusüer hayrı yaradanın nur, şerri yaradamn da karanlık olduğuna kaildirler. Böylelikle onlar iki ilâha taparlar. Kaderiyyenin hali de Öyledir. Onlar da hayrı Allah'a, şerri başkasına izafe ederler. Halbu ki hayır ve şerrin her ikisini yaratan Allahu Teâiâ'dır. .

 

Cebriyye'ye gelince: Bunlar tamamiyle kaderiyyenin zıddına olarak: «Her şey kaza kadere bağlıdır. Kulun elinde hiç bir şey yoktur. Fiili, ihtiyar ve kudreti yaratan Allah'dır.» derler. Kula irâde-i cüz'iyye tanımadıkları için onlarca kul kendiliğinden iman etmeğe bile kadir değildir. Allah kime iman ettirirse o mü'min, kime iman ettirmezse o da kâfir olur. Görülüyor ki bunlar da Allah'ı tenzih edelim derken müthiş bir tefrite saplanıyor ve farkına varmadan ona (hâşâ) zalimlik isnâd ediyorlar. Öyle ya! Kulun hiç bir ihtiyarı yoksa   Ebu   Cehil:

 

«Benim ne kabahatim var yâ Rabbi? Beni sen kâfir yarattın, küfrüm de bana değil sana aittir. Çünkü benim elimde hiç bir şey yoktu. Sen nasıl diledinse öyle halkettin. O halde beni niçin azâb ediyorsun? Bu bir zülüm değil midir?» diye Allah'a i'tiraz etmez mi?

 

Hattabi Cebriyyeyi kasdederek şunları söylemiştir: «Bİr çok insanlar kaza ve kaderin ma'nası: Allahu Teâlâ'nın, takdir ve kaza buyurduğu hususlara kulunu kahru icbar etmesidir sanırlar. Halbuki mesele onların zannettiği gibi değildir. Kaza ve kader, kulun ne amelde bulunacağını Allahu Teâlâ'mn evvelden bildiğini bu amellerin onun takdiriyle meydana geldiğini, onların hayır ve şerrini Allah'ın halk ettiğini haber vermekten ibarettir.»

 

Bu gün Cebriyye fırkası mevcud değildir. Zâten az bir taifeden ibaret olan cebrîler ehl-i Hakk'm karşısında fazla dayanamayarak daha dördüncü hicri asrın başında inkıraz bulmuşlardır. Hâsılı Ehl-i sünnetin -mezhebine göre kaza ve kader haktır. Bunun ma'nası yukarıda da arzettiğimiz gibi, Allahu Teâlâ 'nın mevcudatı ezelde takdir ve tahdid buyurması, ma'lum zamanlarda vücûda geleceklerini bilmesi; mevcudatın da hakikaten onun takdir buyurduğu şekil ve zamanda vücûd bulmasıdır.

 

 Kaderiyyenin bâtıl inançlarına göre Allah onun mevcudiyetini — hâşâ— vukuundan sonra öğrenir. Bu kavil yukarıda da görüldüğü ve-cihle, Kaderiyyenin pek ziyade ileri giden bir kısmının saçma ve iftirâîa-rmdandır.

 

İbni Ömer (R.A.)'m yeminini kinaye yolu ile etmesi ismullahı ta'zîm içindir. Çünkü (Vallahi) diyerek yemin etse ihtimal bu şekil yemin âdet olur kalır; buna kendisi sebebiyet vermiş olurdu:

 

«Ben onlardan beriyim; onlar da benden beridirler ...» diye konuşması, Kaderilerin küfrüne kail olduğuna delildir. Kadi Iyâz bu sözün kaderi inkâr eden eski kaderiyye hakkında söylendiğine kaildir. O böyleleri için:   «Hilâfsız kâfirdirler.» diyor. "Ulemâdan bazıları:

 

«İbni Ömer (R.A.) bu sözü ile dinden çıkaran tekfiri kasdetmemiş olabilir.» diyorlar. Bu takdirde onların küfran niyet ettiklerini ifâde etmiş olursa da Uhud Dağı kadar altın infâk etseler, yine kabul olunamayacağını söylemesi, bazı ulemaya göre yine küfürlerine hükmettiğine delâlet eder. Çünkü amellerin hükümsüz kalması, ancak küfür sebebiyle olur. Şu var ki, amelin haddizatında sahîh olmakla beraber günah sebebiyle kabul edilmemesi müsîümanlar hakkında da vâriddir. Nitekim gasbedilen bir yerde kılınan namaz her ne kadar sahih ise de mekruh olduğu için makbul değildir; hiç bir sevabı yoktur.

 

Hz. İbni Ömer 'in sözündeki infakdan murâd Hak yolunda ibâdet için edilen tasadduktur. Hadîsin bir rivayetinde bu cihet tasrih de edilmiştir.

 

«Ellerini uylukları üzerine koydu» cümlesindeki zamir Neveviye göre gelen zata aiddir. Yani o zat bir talebe gibi diz çökerek oturmuş; ve ellerini kendi uylukları üzerine koymuştur. Fakat Buhâri sarihlerinden Bedrüddîn Ayni bunu doğru bulmuyor; ve Zamirin Nebi (S.A.V.)'e aid olduğunu söylüyor. Delil olarakda hadîsin Süleyman-ı Temimi rivayetinde

 

Sonra ellerini Nebiin dizleri üzerine koydu» denilmiş olmasını gösteriyor. Filhakika hadîs ulemasmdan Begavî ile İsmail et-Teymî kesinlikle buna kail olmuşlar; Tıybî dahi bunu tercih etmiştir. Aynî diyor ki;

 

«Nevevî'nin Süleymaa rivayetini görmediği anlaşılıyor. Bundan dolayı araştırma neticesinde o kavli tercih etmiş olacak, Nevevî: «et-Tenbih» nâm eserde Resulüllah (S.A.V.)'in huzuruna gelen zât için:

 

—«Talebenin hocası karşısında oturduğu gibi oturdu, denilmesine bakarak zamiri gelen zâta vermiştir: Zira edep terbiye bunu iktizâ eder. Lâkin Süleyman'ın rivayetine göre Cibril, kim olduğunu mübalâğalı bir şekilde gizlemek ve oradakilere kendisinin yüzde yüz kaba saba bir çöl arabı olduğu zannını vermek için bunu bililtizam yapmıştır. Zâten cemaatin üzerlerinden adımlayarak Nebi (S.A.V.)'in yanına varması da bundandır...»

 

Cibri1'in «Ya Muhammed» diye hitab etmesi de kendisini kaba göstererek büdirmemek içindir.

 

Bu hadîsi az çok lâfız değişiklikleriyle muhtelif râvilerden bütün

 

«Kütübü Sitte» sahipleri yani, Buhârî Müslim, Ebû Davûd' Tirmizî, Nesaî ve İbni Mâce tahriç ettikleri gibi, Ebû Avâne imam Ahmed b. Hanbel, Bezzâr Taberânî ve İbni Huzeyme gibi nice hadîs imamları da rivayet ve tahriç eylemişlerdir.

 

Rivayetlerin mecmu'nundan da anlaşılıyor ki Cibril (A.S.) o gün kendisini tanıtmak istememiştir. Hatta Süleyman-ı Teymî 'nin rivayetinde Nebi (S.A.V.) Hz. Cibrîl'i oradan ayrılmadan tanıyamadığım ve o âna kadar onu hiç bir zaman bu kadar yadırgamadığını yeminle beyan etmiştir.

 

Hadis-i şerifteki namaz, zekât, oruç ve hacdan murad mezkûr ibadetlerin farz olanlarıdır. Nitekim Müslim'in bir rivayetinde farz namaz diye tasrih edilmiştir. Nafile ibâdetler de islâmî birer vazife iseler de islâmın şartlarından değildirler.

 

«İman: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Nebilerine ve âhiret gününe inanmandır.»

 

Bahsimizin başında uzun uzadıya izaha çalıştığımız iman, bir tanesini bile istisna etmeden bir çok şeylerin mecmuuna inanmakla tahakkuk ettiğinden kolaylık olmak üzere hadîsin bu cümlesinde inanılması gereken şeyler nevi itibariyle hulâsa edilmiştir. Lisanımızda (Sıfat-ı îman) nâmıy-la şöhret bulan bu altı nev'İ şunlardır:

 

1- Allah Teâlâ'ya iman farzdır. Bu iman Allah'ın varlığını ve hakkında gerek vâcib, gerek mümteni', yani; imkânsız, gerekse caiz olan bütün sıfatları bilerek tasdik etmekle hâsıl olur. Allahü Teâlâ'nın sıfatlan on dörttür. Kelâm ulemasından bazıları bu sıfatları;

 

1 - Selbiyye (Zati)

 

2- Sübûtiyye olmak üzere ikiye ayırırlar. Sıfat-ı selbiyye; altıdır:

 

1- Vücud: Allah'ın varlığı,

 

2- Kıdem: Ezelî olması yani varlığının evveli olmaması;

 

3- Baka: Ebedi olması yani varlığının sonu bulunmaması;

 

4- Muhalefettin li'l-Havâdis:Allah’ın mevcûdatdan hiçbir şeye benzememesi;                                                                                            

5- Kıyam Bizâtih: Varlığının kendisinden olması;

 

6- Vahdaniyet: Allah'ın bir olması

 

Sîîât-ı Sübûtiyye sekizdir :

 

1- Hayat: Allahu Teâlâ 'mn diri olması;

 

2- İlim: Bilmesi;

 

3- İrâde: Her mümkünü caiz olan bir şekle ve vakte tahsis etmesi;

 

4- Kudret: Muktedir olması;

 

5- Semi': İşitmesi;

 

6- Basar: Görmesi,

 

7- Kelâm: Ses ve harfe muhtâc olmadan konuşması;

 

8- Tekvin: Var etme, yok etme, yaşatma, ve öldürme gibi fiillerin başlangıcı olan bir sıfattır.

 

2- Meleklere îman farzdır. Bu, Allah'ın melek denilen nurdan yaratılmış ve istediği şekle girebilen bir takım mâsûm kulları olduğuna inanmaktır. Melekler pek çoktur; sayılarını ancak Allah bilir. Bunlar ikametgâhları itibariyle Yer melekleri, Gök melekleri ve Arş melekleri gibi kısımlara ayrıldıkları gibi gördükleri vazifeler 'itibariyle de Müdebbirât ve Hafaza gibi muhtelif kısımlara ayrılırlar. Cibril (Cebrail) Mikâil, Azrail ve İsrafil gibi isimleri ma'lûm olanlara adıyla şanıyla; isimleri bilinmeyenlere icmâlen iman etmek lâzımdır. Melekler yemez; içmez, evlenmez ve ölmezler. Onlarda erkeklik dişilik yoktur. En büyük işleri yapmaya ve en kısa bir zamanda en uzak mesafelere gitmeye muktedirlerdir.

 

Bazı cihetlerden az çok meleklere benzeyen diğer bir takım görünmez mahlûklar vardır ki bunlara (cin) ler derler. Cinler saf ateş alevinden yaratılmışlardır. Melekler gibi onlar da ağır işleri yapabilir ve istedikleri şekillere girebilirler. Yalnız bunlar melekler gibi ma'sum değil, insanlar gibi mükellef olup bir kısmı mü'min bir takımı kâfirdirler. Daima yerde yaşar ve insanlar gibi yer içer ürer ve ölürler.

 

3- Kitaplara iman farzdır: Allah Teâlâ Nebilerinden bazılarına bir çok hakayık ve ahkâmı bildiren bir takım ibare ve lâfızlar indirmiştir ki; bunlara kitab denir. Büyük kitablar dörttür. Bunlardan Tevrat Musa (A.S.)'a, Zebur Dâvud (A.S.)'a, İncil İsa (A.S.)'a Kur'an-ı Kerim'de Nebiimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.)'e indirilmiştir. Mezkûr dört kitapdan başka muhtelif Nebilere 100 aded suhuf indirilmiştir. İşte bu kitapların Allah tarafından indirilmiş birer hak kitap olduğuna inanmak her mü'mine farzdır. Ancak Kur'an-ı Kerim inmekle her birinin hükmü kalkmıştır. Zâten Kur'an-ı Kerîm'den evvelki kitapların bu gün asılları bile kalmamıştır. Bu gün gerek Musevilerin gerekse Hiristiyanların ellerindeki Tevrat ve İncil 'ler birer tarih mecmuası durumundadırlar.

 

4- Nebilere iman farzdır.Yani  Alla tebarek ve Teâlâ kullarına doğru yolu göstermek için bir takım mümtaz zevata Nebilik vermiş; onları kullarına dîni, ahkâmı götürmek için elçi olarak göndermiş; ve Nebi olduklarını kavimlerine isbât için de kendilerine mu'cizeler ihsan etmiştir. Nebilerin bir kısmına ayrıca kitap ve şeriat verilmiştir. Bunlara «Rusul-i Kiram» yahud «Mürselin» derler. Bir kısmı da başka bir Nebiin şeriatıyla amel ve onun hükümlerini insanlara bildirmeye me'mur olmuşlardır. Nebilerin sayısını ancak Allah bilir. Hepsinin evveli Hz. Âdem: sonu da Nebimiz Muhammed Mustâfa (S.A.V.)'dir. İkisinin arasında bir çok Nebiler geçmiştir. Bir kısmının ismi Kur'an-ı Kerim'de   beyan buyurulmuştur. Cümlesini tasdik ederek haklarında hörmet ve mahabbet göstermek müslümanlara farzdır.

 

5- Âhiret gününe îman farzdır. Âhiret günü haşirden, bütün ölenlerin diriltilmesinden başlayan sonsuz bir gündür. Kıyametin kopması, sûrun üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, kitapların verilmesi, mizanın kurulması, kulların sorguya çekilmesi, havz-ı kevser, şefaat, sırat, Cennet ve Cehennem, âhiret gününün müştemilâtından olduğundan bunlara inanmak farzolduğu gibi âhiret gününden önceki kabir ahvali, berzah âlemi ve kıyamet alâmetleri dahi sahih naslarla sabit olduğundan cümlesine inanmak farzdır. Hâsılı Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği her şeyi Nebi (A.S.V.)'in Sahîh hadisleriyle sabit olan her beyanı tasdik etmek lâzımdır.

 

6- Kadere iman farzdır. Bu hususta yukarıda izahat verildi. Resulullah (S.A.V.)in:

 

«Birde Kadere inanmandir.» diyerek, kadere imanı hassaten zikretmesi, bu bâbta ümmetinin ihtiâlfa düşeceğini bildiğine delâlet eder. Ashab-ı Kiramın gelen zâta şaşmaları, Nebi S.A.V.)'e

 

hem sorup hem tasdik ettiği içindi. Çünkü câhil bir kimsenin sorması böyle olamazdı. Bu zâtın konuşması âdeta soruyu bilenlerin konuşmasına benziyordu. Halbuki o zaman bu suâli Nebi (S.A.V.)'den başka bilecek yoktu.   

 

«ihsan, Allah'a, sanki onu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir.»

 

İhsan: îfâl babından ahsene fiilinin masdarıdır. Aslı hüsündür. Hüsün, Kubhun zıddıdır. Yani Kubuh çirkinlik, hüsün de güzellik ma'nasınadır. îhsân harfi cerli ve harfi cersiz olmak üzere iki türlü müteaddi' olur. Burada harfi cersiz kullanılmıştır; ve güzel ibâdet etmek, Allah'm hakkına riayet, onu murakabe ma'nasma gelmiştir. îmam Nevevî bu cümlenin Hz. Nebi (S.A.V.)'e mahsus olan «Cevâmiu'l-Kelim» yani içinde pek çok kelimelerin ma'nasını toplayan az sözlü, çok ma'nalı hadîslerden biri olduğunu söylüyor; ve sözüne şöyle devam ediyor:

 

«Çünkü bilfarz bizden birimiz Rabbi Teâlâyı, göre göre ibâdet etmeğe kalksa gücünün yettiği kadar huzû', huşu göstermek, kendini çekip çevirmek ve o ibâdeti en iyi şekilde tamamlamak için hâlinin içini dışına uydurmak gibi şeylerden biç birini terk etmemeğe çalışır. İşte Resulüllah (S.A.V.):

 

«Bütün İbâdet hallerinde Allah'a onu görerek yaptığın ibâdet gibi ibâdet eyle!- diyor.

 

Zira Allahı görerek o şekilde ibadeti tamamlamak ancak Allah'ın gördüğünü bildiği içindir. Bu sebeble kul, o halde kusur etmeğe cesaret gösteremiyordu. Ayni ma'nâ Allahı görememe hâlinde de mevcuddur. Binaenaleyh muktezasraca amel etmek lâzım gelir. Hâsılı bu sözden maksad, İbâdetde samîmi olmaya ve kulu huşu', huzû' ve saireyi testekmU îfa hususunda Rabbi Teâlâ yımurakabe etmeye teşviktir. Filvaki ehl-i hakikat olanlar sulebâ ile düşüp kalkmayı meudup görmüşlerdir; tâki bu hâl onlardan utandığı ve hürmet ettiği için kendisine bir hangi noksanlık gelmesine mâni olsun. Sulehâ ile düşüp kalkanın hâli böyle olursa gizlisinde aşikârında Allah kendisiyle beraber olup yaptıklarını gören kimsenin hâli ne olur!»

 

Hadis-i Şerif murakabe ve müşahede makamlarına şamildir. Ve:

 

«Sen Onu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.» cümlesi müşahede makamından murakabeye iniştir. Ulema ibâdetlerde üç makam olduğunu söylerler.

 

-Birinci makam: Teklif sakıt olacak surette erkân ve şeraite riayetle ibâdeti îfâ makamıdır.

 

-İkincisi; Bu şartlarla birlikte   Allah'ın   gördüğünü murakabe.

 

-Üçüncüsü: Ayni şartlarla birlikte Allah'ı görüyormuş gibi îfâ makamıdır. Bu makam Nebi (S.A.V.)'in makamıdır. Bunların üçü de ihsan ise de ibâdetlerin sıhhati için şart olan ihsan birincisidir. Diğer ikisi havassın sıfatıdırlar. Kadi İyâd dahî şunları söylemiştir:

 

Bu hadîs, zahirî ve bâtını bütün ibâdet vazifelerini, iman akidelerini, âzânın amellerini kalplerin ihlâsmı ve amellerden doğacak âfetlerden korunma yollarını şerh ve izaha şâmildir. Hatta şer'î ilimlerin hepsi bu hadîse râci' ve ondan mülhemdir. Biz de «el-Mekaasidü'l-Hisân fimâ Yelzemu'l-insân» adlı kitabımızı bu hadîse ve onun üç kısmına istinaden te'lif ettik. Çünkü gerek vâcibler, sünnetler, müstehablar; gerekse haram ve mekruhlardan hiç biri bu hadisin üç kısmından hâriç değildir. Allahu a'lem.»

 

 «O halde bana saatten haber ver.»

 

Saat: Muayyen olmayan bir mikdar zamanıdır. Şeriat ulemasına göre kıyamet günüdür. Riyaziyecilere göre de gece ile gündüzün yirmi dörtde biridir.

 

«Sorulan sorandan daha âlim değildir...» cümlesi, âlim ve müftü gibi zevatın, bilmedikleri suâle «Biliniyorum» diye cevap vermeleri gerektiğine; bu türlü cevab onları küçültmeyeceğine, bilakis böyle bir cevapla kendilerinin çok âlim ve ehl-i takva olduklarına istidlal edileceğine delildir.

 

 «Cariyenin kendi sahibesini doğurmasıdır.» cümlesi :« ve şekillerinde de rivayet olunmuştur. îkinci rivayete göre mana;

 

«Cariyenin, erkek öten sahibini doğurması» üçüncü rivayete göre ise: -Cariyenin kendi kocasını doğurması demek olur.

 

Çünkü rabb: Sâhib ve efendi; rabbe sahibe ve hanımefendi, bal dahi sâhib, mâlik ve koca ma'nalarma gelir. Maamafih bu cümleden muradın ne olduğu hususunda ulemadan bir kaç vecih na'kl'olunur. Şöyle ki:

 

1- Hattâbî'ye göre bundan murâd: islâmiyetin yayılması ve müslümanîann küfür diyarını istilâ ederek ahâlisini esir almalarıdır. Bir adam bir cariyeye mâlik olur da ondan bir çocuğu doğarsa, çocuk hür doğacağı için annesinin sahibi mesabesinde olur. Çünkü çocuk cariyenin sahibinin oğludur. Nevevî ile diğer bazı ulema bunun ekseri ulemanın kavli olduğunu söylemişlerdir.

 

2- İbrahim Harbî'ye göre murâd: Cariyelerin hükümdarları doğurmasıdır. Bu suretle hükümdarın annesi olan câriye de sair ahâli gibi o hükümdarın tebaasından biri olur.

 

3- Bazılarına göre manâ Âhir zamanda mal çoğalarak ümmü veled cariyelerin çok satılmasıdır. Böylelikle câriye satıla satıla günün birinde bilmeden oğlunun eline geçer; ve oğlu annesinin sahibi olur. Fakat bu kavil yalniz ümmü velede mahsus değil her nevi' cariyelere şâmildir. Zira caizdir ki bir câriye nikâh şüphesiyle sahibinden başka birisiyle cima" eder de o adamdan hür bir çocuk dünyaya getirir. Sonra câriye elden ele satıla satıla doğurduğu çocuğun eline düşebilir. Bu takdirde meselenin kıyamet alameti sayılan tarafı Ümmü veîed cariyelerin satılanı aldığını bilen kimse kalmamış olmasıdır.

 

4- Bir kavle göre bu cümleden maksad: Ümmü veled cariyenin çocuğu doğurmakla âzâd olmasıdır. Doğurmak sebebiyle âzad olduğu için onu âdeta doğurduğu çocuk âzad etmiş gibi olur. Ancak bu te'vil mecaz yolu iledir; mecazın alâkası da sebebiyyet müsebbeb'yyettir.

 

5- Diğer bir kavle göre murad: Anneye babaya itaatsizliğin çoğalmasıdır. Bu sebeple evlâd annesine, bir kimsenin cariyesine reva gördüğü muameleyi ^yapacaktır. Bu tevilde dahi cariyenin oğluna mecazen sâhib denilmiştir. Bazıları hadîsdeki (Rabb) kelimesini mürebbi ma'nasma alarak hakikat ma'nada kullanmak istemişlerse de bu vecih pek zaif görülmüştür.

 

Ulemadan bazılarına göre hadîsin bir rivâyetindeki «ba'l» ta'bîri koca ma'n asma dır. Bu takdirde cümleden murâd:

 

«Cariyenin kendi kocasını doğurması» olur ki, üçüncü şıkta zikredilen, cariyelerin çok satılması manasına dahil olur. Yani anne satıla satıla bir gün oğlu annesiyle evlenir de haberi bile" olmaz.

 

-Bir de yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının binaları yükseltmekte birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.»

 

İşte hadis-i şerifde beyan buyrulan kıyamet alametlerinin ikincisi budur. Yani bedeviler ve fakirler zengin olarak, apartmanlar yaptırmakta birbirleriyle yarış edeceklerdir. Bazıları bu iki cümleden islâmiyetin yayılacağına işaret görmektedirler. Kirmani şöyle diyor:

 

«Hasılı kıyametin alametlerinden biri de müslümanîann sasr memleketleri ve milletleri idareleri altına almalarıdır.»

 

cümlesi bazı  rivayetlerde  şeklinde tesbit edilmiştir. Bunların ikisi de sahihtir. Yalnız birinci rivayete göre mana:

 

«Ben uzun zaman durdum.» İkinciye göre:

 

«Gelen zât uzun zaman durdu.» demek olur. Ebu Davud ile Tirmiz i'nin rivayetine göre Nebi (S.A.V.)in Hz. Ömer'e : «Yâ Ömer bu soranın kim olduğunu biliyor musun diye sorması hâdisenin üzerinden üç gün geçtikten sonradır. Zahirine bakılırsa bu rivayetle Ebu Hüreyre rivayeti arasında muhalefet olduğu göze çarpıyor. Çünkü Ebu Hüreyre rivayetinde bu hadîsin nihâyetinde;

 

«Sonra o zat dönüp gitti. Arkasından Resulü İlah (S.A.V.);

 

   Şu adamı bana getirin; dedi.

 

Ashâb ona getirmeğe gittiler; fakat hiç bir şey göremediler. Bunun üzerine Nebi (S.A.V.):

 

  O Cibril'di! buyurdu.» deniliyor.

 

«O Cibril'di size dininizi öğretmeğe gelmiş.» cümlesi iman ile islâm ve ihsanın hepsine din denilebileceğine delildir.

 

Bu hadîs islâmın aslıdır. Ulema ondan bir çok hükümler çıkarmışlardır, kî bazıları şunlardır:

 

1- İslâm: Allah'dan. başka ilâh olmadığına, Muhammed (S.A.V.)'in onun Resulü olduğuna şehâdet getirmek, beş vakit namazı kılrnak, farz olan zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak, malî kudreti olursa hacc etmektir.

 

2- îmân: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Nebilerine, âhiret gününe ve kadere inanmaktır.

 

3- İmanla isîâmın başka başka şeyler olduğunu söyleyenler bu hadîsle istidlal etmişlerdir.

 

4- İhsan: Allah'a, onu görür gibi ibâdet etmektir.

 

5- Yukarıda zikredilen şeylere iman etmek farzdır.

 

6- İslamın ta'rifinde zikri geçen erkânın mertebeleri pek büyüktür,

 

7- Ramazan ayına sadece Ramazan denilebilir.

 

8- İhlâs ve murakabenin mevki'leri pek büyüktür.

 

9- İnsanın bilmediği bir şey için bilmiyorum demesi ilimdir. Bu onun kıymetini düşürmez; bilakis ilim ve takvasına delildir.

 

10- Melekler diledikleri şekillere girebilirler. Cibrîl (AS.] ekseriya Dihyetü'l-Kelbi (R.A.) suretinde görünürdü. Kendi suretinde Nebi (S.A.V)'e yalnız iki defa görünmüştür.

 

11- Bu hadîse «Ümmü sünnet» yanî sünnetin esası denilebilir.

 

12- Allah'u Teâlsyı dünya gözü ile gören olmamıştır. Sahih rivayete göre İmrân b. Husayn (R.A.) meleklerin seslerini işitirmiş.

 

13- Hz. Cibril'in kıyameti sorması, dinleyenleri sormaktan men'etmek içindir.

 

14- Güzel bir şeyi sormaya ilim ve ta'lim denilebilir.

 

15- Bir âlimin yanında bulunanlar, kendilerine lâzım olan bir meseleyi ona sormazlarsa başka birisinin sorması gerekir. Böylelikle sevapta müşterek olurlar.

 

16- Sual soranın nezaketli, âlimin de sorana karşı lûtufkâr davranması gerekir.

 

2. tarikten gelen 9 nolu Hadis’in İzah’ınıda okumanızı öneririm.

Ulaşmak için buraya tıklayın